2 Şubat 2012 Perşembe

Samsun deplasmanından önce aklıma gelenler

Son aylarda yaşanan sıkıntı olaylardan bunalmamak için ara sıra geçmişe dönüyorum. Güzel, eski günleri yad ediyorum. Ligin 24.haftasında oynanacak Samsunspor maçını düşünürken de aklıma maziden mutlu eden anılar geldi. 2001 yılında Mustafa Denizli ile kazandığımız şampiyonluk ve 2002-03 sezonunda Milan Rapaic'in Sarı Lacivert forma altında attığı son gol gibi. Ve pek tabi ki her şeye rağmen çok sevdiğim Haim Revivo.
İlk olarak en eskisinden başlayalım ve 21.yüzyılın başında kazandığımız şampiyonluktan söz edelim. Mustafa Denizli yönetiminde kazanılan 14.şampiyonluğun birçok anlamı vardı. Fenerbahçe tarihinde ilk defa bir Türk antrenör şampiyonluk kupasını kaldırıyordu. Bunun yanında ezeli rakip Galatasaray'ın 4 senelik serisi sona ermiş ve şampiyonluk sayısı yeniden eşitlenmişti. Ayrıca 15 Şubat 1998'de başkanlık görevine seçilen Aziz Yıldırım'ın da şampiyonluk coşkusuyla tanışması bir başka ilk olarak kayıtlara geçiyordu. Tüm bunlardan bahsetmemizi sağlayan 34 haftalık periyot olsa da Karadeniz'de kazanılan şampiyonluk maçı belki de en kritik dönemeçti ve kupayı getirdi. 2001'de yaşanan şampiyonluk sevincinden önce 96'da yani 20.yüzyılda kazanılan son şampiyonluk da Karadeniz'de gelmişti. Maça geçecek olursak, sahada yıldızlaşan isim bütün bir sezon boyunca olduğu gibi İsrailli yıldız Haim Revivo idi. Bir sezon sonra Fenerbahçe'ye transfer olacak Ali Akdeniz ile öne geçen ev sahibi Samsunspor, Sarı Lacivertli takıma korku dolu anlar yaşatmıştı. Çünkü Fenerbahçe'nin şampiyonluk yarışında çekiştiği Galatasaray, kendine yeterli olan skoru ilk 30 dakikada Trabzonspor karşısında bulmuştu. İşte o anlarda sahneye çıkıp, kahramanlık görevini bir kez daha üstlenen Haim Revivo, attığı enfes frikik golü ile beraberliği getirmişti. Skor avantajı Fenerbahçe'ye geçmişti, e doğal olarak şampiyonluk avantajı da. Öbür tarafta bu sonucun öğrenilmesinin ardından maç şova dönmüş, artık Sarı Kırmızılılar veteran futbolcuları Gheorge Hagi'ye bir veda partisi düzenlemeye başlamışlardı. Maçların ikinci yarılarında film kopmuştu. Karadeniz'de oynanan müsabakada Mustafa Denizli'nin jokeri Yusuf Şimşek yine üstlendiği görevi yerine getirip, takımın organize gerçekleştirdiği atağı ceza sahası  içinde yaptığı kaliteli son vuruşla maçı gole çevirmişti. İyice rahatlayan Mustafa Denizli, hiç görev vermediği(sakatlıklardan dolayı) Celil Sağır'ı bile oyuna almıştı. Bunun üzerine sezonun ve Fenerbahçe'nin yıldızı Revivo farkı ikiye çıkarıp, beş yıl sonra zafer şarkılarını Kadiköy'de söyletmeyi başarmıştı. Yaptığı flaş transferleri ve yıldızları bir uyum içerisinde oynatan ve Fenerbahçe'nin takım olmasını sağlayan Mustafa Denizli, "ilk Türk" olma özelliğini aslında biraz da Haim Revivo'ya borçluydu.

2001'de gelen şampiyonluktan sonra hem Avrupa'da hem de ligde gelen başarısız sonuçlar, yönetimi harekete geçirmişti. 2001-02 sezonunun ikinci yarısında göreve gelen Alman hoca Lorant'ın iyi maçlar çıkarması kredisini arttırmıştı ve yeni sezonda takımın başında görevine devam ediyordu. Ancak asıl gelişmeler transferde yaşanmıştı. Dünyaca ünlü Arjantinli yıldız Ariel Arnaldo Ortega Fenerbahçe'ye imza atmıştı. Haim Revivo ve Milan Rapaic gibi üst düzey oyuncuların yanına gelecek olan Ortega herkesin favorisini daha sezon başında belirlemişti. Ancak istenen gelişmeler yaşanamadı. Hem Lorant'ın teknik direktörlük bakımından vasat olması hem de takım içi çekişmelerin yaşanması sezona gölge düşürdü. Sene sonunda şampiyon Beşiktaş'ın otuz altı puan gerisinde kalarak puan durumunda altıncı sırada kalan Fenerbahçe'de hatırada kalan tek maç 6-0'lık Galatasaray zaferi olsa da benim aklımda bir maça daha var. O müsabaka da Fenerbahçe taraftarlarının çok sevdiği ve efsaneleştirdiği Rapaic'in Sarı Lacivert çubuklu ile attığı son gol. 2002-03 sezonun 12.haftasında Samsun'da oynanan maçta şu an Antalyaspor forması giyen Musa Aydın'ın 37.dakikada attığı gol ile geriye düşen Fenerbahçe, çok güvendiği Ariel Ortega'nın kırmızı kart cezalısı olması ve İsrailli yıldız Haim Revivo'nun sakat olması nedeniyle son koz olarak Rapaic'i oyuna sokmuştu. Beklenen patlama 72.dakikada Ceyhun Eriş'in golü ile gelmişti. 1-1'i yakalayan Sarı Kanaryalar, 81. dakikada Serhat Akın'ın ara pasına hareketlenen ve çok şık bir son vuruş yapan efsane yıldızı Rapaic ile galibiyete ulaşmıştı. Bu maçın belki ligde bir getirisi olmadı ama Milan Rapaic'in gol attığı son maç olarak aklımda kaldı. Zaten sezonun devre arasında Fenerbahçe'den ayrılan Rapaic, hep güzel anılarla hatırlanıyor.

27 Ocak 2012 Cuma

Fenerbahçe'de transfer dönemi-Moussa Sow

Sezon başında önemli futbolcularını kaybeden Fenerbahçe, özellikle gol bölgesinde sıkıntılar yaşadı. Niang'ın ayrılmasının ardından transfer edilen Henri Bienvenu ve formsuz Semih çare olamayınca ikinci transfer dönemini boş geçmemek şart oldu. Bu doğrultuda çalışan Sarı Lacivertliler, Lille'in Senegalli yıldızı Moussa Sow ile anlaştı. Ayrıca Ankaragücü'nden eski futbolcusu Özgür Çek ile sözleşme yapan Fenerbahçe, Uğur Boral'ı da Samsunspor'a gönderdi.
Bu yazıda ilk olarak yıldız futbolcu Moussa Sow'dan bahsedelim. Hem futbol geçmişini hem de özelliklerini konuşarak tanıtımını yapalım. 26 yaşındaki Senegalli golcünün futbol kariyeri Fransa'da başladı. Paris'in alt küme ekiplerinden FC Mantes'ın genç takımına giren Sow, 1999-2002 yılları arasında burada oynadı. Ardından kısa bir süre Amiens genç takımında oynadıktan sonra Ligue 1 ekiplerinden Rennes ile sözleşme imzaladı. 3 yıl Rennes'nin ikinci takımında şans bulan golcü oyuncu, 2005-06 sezonunda zaman zaman birinci takımda da forma giydi. Hatta Rennes formasıyla ilk profesyonel golünü Kupa maçında kaydetti. Ocak 2006'da oynanan USC Corte maçında ağları havalandıran genç oyuncu, ertesi sezon düzenli bir şekilde A takım kadrosunda kendine yer edindi. Yoann Gourcuff, Jacques Faty ve Jimmy Briand gibi isimlerle birlikte Rennes kadrosunda gelecek vaat eden "yıldız adayı" olarak anıldı. 2007 yazında ise Sedan'a kiralanan Sow, istediği mevkiide forma şansı bulamıyordu. O dönem Sedan'ı çalıştıran Jose Pasqualetti tarafından genelde sol kanatta kaleye uzak oynatılıyordu. Buna rağmen yeteneklerini gösterebilen ve dönem dönem iyi işler çıkaran Moussa Sow, o sezon takımı ile Fransa Lig Kupası'nda yarı finale yükseldi. Bunun yanında Sedan forması altında 37 maçta 10 gol attı. Aslında sol kanat oynatılması Senegalli için bir avantaj olmuştu. Deneyim ve çok yönlülük kazanan genç yıldız adayı, 2008-09 sezonu başında Rennes'e geri döndü.
Daha tecrübeli dönen Moussa Sow, Guy Lacombe yönetimindeki Rennes'de istikrarlı bir görüntü çizdi. Esas bölgesi forvete geri dönen ve istediği forma şansını yakalayan yıldız oyuncu, o sezon 14 gol attı. Takımın en golcü oyuncusu olan Sow ayrıca Fransa U21 takımına da seçildi. Yoan Gouffran, Hugo Lloris ve Rennes'den de takım arkadaşı Yoann Gourcuff ile U21 milli takımının en önemli isimlerinden biri olarak gösterildi. Ancak Guy Lacombe'un Monaco'ya geçmesi Sow'un işini zorlaştırdı. Yerine geçen yeni teknik direktör Frederic Antonetti Senegalli yıldızı ilk tercih olarak düşünmemişti. Ayrıca oyun planında da Sow'un şans bulması zor gözüküyordu. Sow'un yerine Ismael Bangoura veya Asamoah Gyan forma giyiyordu. Takımdan ayrılmak isteyen forvet oyuncusu gelen teklifleri değerlendireceğini açıkladı. Bunun üzerine Rudy Garcia, golcü futbolcu ile anlaşmak istedi. Lille'den gelen bu teklife sıcak bakan Sow, 28 Haziran 2010 günü sözleşme imzalayarak, yeni takımını belirledi. Kulüp transferi yanında önemli bir gelişme daha yaşanmıştı Sow'un kariyerinde. 23 yaş altı gençlerin faydalandığı Milli takım şansını kullanan Sow, Fransa yerine ülkesi Senegal'i seçti. Bu olumlu gelişmeler Rennes ile geçirdiği başarısız son sezonu unutmasını sağladı.
Lille kariyerine hızlı bir başlangıç yapan Senegalli yıldız, 13 gün içinde attığı 9 gol ile dikkatleri topladı. Lyon maçında attığı gol ile başlattığı seriyi Lorient ve SM Caen'e karşı yaptığı hat-trick'lerle devam ettirdi. Formunu devam ettiren Sow, özellikle sezonun ikinci yarısında daha etkili oldu. Attığı 25 gol ile Lille'in  57 yıl sonra Lig Şampiyonluğu kazanmasında büyük yardımcı oldu. Ligue 1'i de gol kralı tamamlayan Senegalli yıldız, Rudy Garcia ile birlikte zirve yaptı. Takımı ile Lig Kupası'nı da kazanan başarılı oyuncu, artık Avrupa transfer piyasasında adından söz ettirmeye başladı. Ancak Lille ile Şampiyonlar Ligi'ne katılacak olması takımda kalmasını sağlayan en önemli faktör oldu. Yeni sezonda hem Fransa'da hem de Avrupa'da mücadele edecek Lille kadrosunda bazı sıkıntılar yaşadı. Geçen sezon Sow'a gol bölgesinde destekçi olan Gervinho'nun Arsenal'e gitmesi, orta sahanın önemli isimlerinden Yohan Cabaye'nin de Newcastle United ile anlaşması takımın yeni bir oyun planına dönmesine neden oldu. Daha defansif bir oyun anlayışı ile sahada yer alan Rudy Garcia'nın takımında Sow'da ister istemez geçen sezona oranla daha farklı oynadı. Artık daha fazla geriye gelen, Gervinho'dan aldığı desteği neredeyse hiç bulamayan yıldız golcünün istatistikleri de düşüş gösterdi. Geçen sezonun ilk yarısında 14, ikinci yarısında da 11 gol atan golcü oyuncu, bu sezon itibariyle ilk 17 haftada sadece 6 gol kaydedebildi. Bunların yanında takımın Şampiyonlar Ligi'nde de mücadele etmesi motivasyon ve maç yoğunluğu bakımından zorlayıcı etkenler olarak göze çarpıyor. Ocak 2012'de Afrika Uluslar Kupası'nda Senegal formasıyla mücadele eden Moussa Sow, turnuvada favori gösterilmelerine karşın grup maçlarında aldıkları 2 mağlubiyet ile elendiler. Mamadou Niang ve Issiar Dia'nın ardından Fenerbahçe'nin üçüncü Senegalli'si olacak Moussa Sow, kendisini 4.5 yıllığına Sarı Lacivertli yapacak imzayı da attı.
Moussa Sow'un futbol kariyerinden söz ettikten sonra biraz da nasıl bir oyuncu olduğundan bahsedelim. Güçlü bir fiziğe sahip olan Sow, ayağında iyi top tutan ve saklayabilen bir oyuncu. Bunun yanında çok hızlı bir şekilde atağa kalkabilen ve atılan ara paslarla bir anda patlama yapabilen bir yetenek. Özellikle iç saha maçlarında tribünleri coşturabilecek ve takımına tek başına 3 puan kazandırabilecek bir isim. Ayrıca arkasında Alex'in olması da Sow'a ekstra bir katkı yapar. Alex ile iyi anlaşmaları halinde Sow'un istediği pasları alabilmesi, Fenerbahçe forması altında çok gol atmasını sağlar. Ceza sahası içinde golü koklayan ve doğru zamanda doğru yerde olabilmesi ile fark yaratan Senegalli oyuncu, zaman zaman kaçırdığı gollerle de şaşırtabilir. Ancak şöyle bir durum daha var; Niang ile kıyaslanması. Yani Henri Bienvenu'nün geldiği günden beri çektiği sorun. Mamadou Niang çok yönlüydü. Her iki kanatta da oynayabilen, görev aldığı zamanlarda Alex'i bölgesinde de performans gösterebilen bir isimdi. Ancak Bienvenu gibi Sow'dan da aynı oyunu beklemek biraz yanlış olur. Çünkü Moussa Sow'un esas ve en başarılı olduğu yer; forvet. Umarız Aykut hoca değişik hamleler yapmaya çalışmaz.

17 Ocak 2012 Salı

Geri döndü !

Biraz rötarlı bir yazı oluyor farkındayım ama kral artık geri döndü. İrlanda-Fransa maçındaki o talihsiz "el" pozisyonu saymazsak, futbol sahalarında hep güzelliği temsil etti Thierry Henry. Efsane olduğu Arsenal formasına kiralık olarak geri dönen ve Leeds United ile oynanan Federasyon Kupası maçında galibiyet golünü atan büyük futbolcunun sevincini belki de babası gibi sevdiği menajer Arsene Wenger ile paylaştığı an futbolun ne kadar güzel bir oyun olduğunun kanıtıydı. O anı yaşamak kupalar kazanmaya, finaller oynamaya bedeldi.
Bu güzel fotoğrafın altına en güzel hikaye olarak Wenger ve Henry'nin samimiyetleri yazılır. 1990 yılında Monaco takımını çalıştıran Arsene Wenger, US Palaiseau'nun teknik direktörü Jean-Marie Panza'nın takımında yer alan genç oyuncusu Thierry Henry hakkındaki düşüncelerini öğrenir ve bu oyuncuyu yakın takibe alır. Ardından Arnold Catalano isminde bir gözlemcisini bu genç yıldız adayını izlemesi için bir maçına yollar. Gözlemcinin gittiği maçta Henry takımının attığı altı gole de imzasını koyar ve maçın yıldızı seçilir. Bunun üzerine Arsene Wenger'e olumlu bir rapor hazırlayan Catalano, genç oyuncunun Monaco takımına katılması için teklifte bulunur. Yeteneği aşikardı ancak dönemin en iyi futbol okullarından Clairefontaine'ye yine aynı gözlemci Catalano'nun önayak olmasıyla girdi. Fakat okuldaki notlarının düşüklüğü ve disiplinsizliği nedeniyle akıllarda soru işareti bıraktı. Buna aldırış etmeden Henry'de ki yeteneği kaçırmak istemeyen Arsene Wenger, 1992 yılında O'nu Monaco'nun genç takımına soktu. İki yıl genç takımda oynayan Henry, 1993 yılında Monaco ile profesyonel anlaşma yaptı ve birinci takıma yükseldi. Forvet oyuncusu olan Thierry Henry'i sol kanatta denemek isteyen Wenger, oyuncusunun yeteneğini, top sürme kabiliyetini ve kendine olan özgüvenini kullanmak istedi. Bu özellikleri sayesinde kanattan getireceği toplarla ekstra işler yapabilirdi. Monaco için de önemli bir yıldız haline gelebilirdi. İlk yılında 18 maçta 3 gol attı.
İstediği verimi tam olarak alamayan Fransız çalıştırıcı Wenger, genç oyuncusu için yeni alternatifler aramaya başladı. Asıl mevkii forvet olmasına rağmen Wenger bu konuda emin olamıyordu. Daha çok verim alabilmek için çözümler düşünüyordu. Thierry Henry'nin sahip olduğu özel yeteneği kullanabilmek için adeta gece gündüz kafa patlatıyordu. Arsene Wenger'in yanında bir okul okur gibi futbol öğrenen Henry, bunun karşılığını 1996 yılında Fransa'da "En iyi genç oyuncu" ödülünü kazanarak alıyordu. Aynı Henry, hocasının Arsenal'e gitmesine rağmen  1996-97 sezonununda Monaco'nun şampiyonluğunda büyük pay sahibi olmuştu ve bu başarı ile ilk lig şampiyonluğunu elde etmişti. Üstün yeteneklerini, edindiği bilgiler ve kazandığı tecrübelerle birleştiren Fransız yıldız, günden güne büyüyordu. Bu büyümesi Monaco'yu başarılara taşıyordu. 1997-98 sezonunda takım, Şampiyonlar Ligi'nde Henry'nin de katkıları ile yarı final oynamıştı. Sezon sonunda Fransa Milli takım teknik patronu Aime Jacquet tarafından Dünya Kupası kadrosuna dahil edilerek ilk kez milli formaya seçilmenin de gururunu yaşıyordu. Bu prestijli turnuvanın kendi ülkelerinde oynanıyor olması da Henry gibi futbol dünyasında yeni yeni yıldız olmaya başlamış biri için şanstı. Bu şansı da iyi değerlendiren golcü oyuncu, tarihinde ilk defa Dünya Şampiyonu olan "Horozlar" ın başarısında kilit isimlerden olarak adını tüm futbolseverlere duyurmuştu. Kupa boyunca Suudi Arabistan'a iki ve Güney Afrika'ya bir gol atan Henry, turnuva sonrası ciddi bir şekilde Avrupa kulüplerinin radarına girmişti.
Başarılı geçen yaz aylarının sonrasında Avrupa kulüplerinden teklifler alan Henry, İtalya'dan Juventus ile anlaşarak ilk kez yurt dışına çıktı. Monaco ile geçirdiği beş sezonun ardından 105 maçta 20 gol kaydeden Fransız yetenek, Torino şehrine 10.5 milyon dolar karşılığında transfer oldu. Ancak istediği verimi sağlayamayan, uyum sorunu çeken Thierry Henry, ayrıca tıpkı Monaco yıllarındaki gibi kanat oynatılınca tamamen etkisiz kaldı. Hayal kırıklığı olarak görülmeye başlayan Fransız oyuncunun imdadına hocası, babası, teknik direktörü Arsene Wenger yetişti. Arsenal'de başarılı bir dönem geçiren Wenger, Anelka'nın Real Madrid'e transfer olmasının akabinde eski oyuncusunun Juventus performansına bakmadan Henry'i takımına dahil etti. Eski öğrencisine çok güvenen Wenger'e basın tarafından da herhangi bir tepkinin gelmemesi olumlu bir gelişmeydi. Ağustos 1999'da 10 milyon pound karşılığında Londra'ya taşınan Henry yepyeni, pırıl pırıl bir futbol kariyerine adım atıyordu. Belki geldiği uçakta Arsenal tarihinin en efsanevi futbolcularından biri olacağını hayal bile etmemişti.
Anelka'nın yerini doldurması için transfer edilmişti. Ancak şu gerçek zaman ilerledikçe ortaya çıkmıştı. Henry, daha özel, daha yetenekli ve daha etkili bir oyuncuydu. Kısa zamanda Wenger'in de desteği ile takıma alışmıştı. Ayrıca Arsene Wenger adeta bir Fransız jenerasyonunu Arsenal'e getirmişti. Bu da Henry'nin işini  kolaylaştırmıştı. Robert Pires, Sylvain Wiltord, Patrick Vieira, William Gallas gibi isimlerin yanı sıra sadece bir sezon da olsa Emmanuel Petit ile de yan yana oynamışlardı. Başta namağlup şampiyon oldukları 2003-04 sezonu olmak üzere birçok başarı kazanmışlardı. Bu başarılarda Henry, attığı goller, oynadığı futbol ile hep ön planda olmuştu. Her zaman en iyisi olan Fransız süper star, iki kez Avrupa Şampiyonluğuna yaklaşsa da başarılı olamamıştı. Birincisi ilk transfer olduğu sezon Galatasaray'a kaybettikleri UEFA finali(1999-00) bir diğeri ise 2005-06 sezonunda Barcelona'ya karşı 1-0'dan 1-2 yenildikleri Şampiyonlar Ligi finaliydi. Sekiz sene Arsenal forması giyen ve taşıdığı 14 numaralı forma ile efsaneleşen Henry, 2007-08 sezonunda İspanya'ya Barcelona'ya transfer olarak, Topçulara veda etmişti. Arsene Wenger'in dünya futboluna kazandırdığı Henry, Arsenal forması altında 2 Premier Lig, 3 Federasyon Kupası kazanmış ve çıktığı 370 maçta 276 gol atarak muhteşem bir istatistik yakalamıştı.
Kral, beş yıl sonra geri döndü ve gol atarak mesaisine başladı, tıpkı bıraktığı gibi. Biz futbolseverler ise Henry'i Arsenal forması altında gol atarken izlemeyi nasıl özlediğimizi anladık. Bu mutluluğu bize yaşatan başta Thierry Henry olmak üzere Fransız menajer Arsene Wenger'e sonsuz teşekkürler.

Lefter'in golü

Hafta sonu yaşadığımız büyük üzüntünün ardından Pazartesi akşamı çıktığımız Manisaspor deplasmanında kazanmak çok anlamlı olacaktı. Şampiyonluk yarışını bir kenara bırakın, efsanemiz Lefter'in anısına mücadele etmeliydik. Öyle de oldu. Lefter'in emanet ettiği çubuklu formayı takımımız çok iyi temsil etti ve haklı bir galibiyet aldı. Özel bir not olarak belirtmek gerekirse, "efsane çubuklu" forma ile çıkma isteğimizi anlayışla karşılayan Manisaspor kulübüne de teşekkürler.
Lider Galatasaray'ın 3 puanla kapadığı haftada farkın açılmaması ve şampiyonluk yarışındaki iddianın devam edebilmesi için son derece kritik bir maça çıktı Fenerbahçe. Manisaspor gibi iyi bir takıma karşı deplasmanda mücadele etmek çok kolay değil. Özellikle Kemal Özdeş yönetimindeki bir takıma saygı duymak gerekiyor. Ancak evsahibi takımın kadroda yaşadığı eksiklikler ve 7 maçtır kazanamamanın verdiği sıkıntılar bu maçta Fenerbahçe'nin işini kolaylaştıracak faktörlerdi. Orta sahada Mehmet Güven, Nizamettin Çalışkan ve Murat Erdoğan'ın olmayışı Manisaspor'u maç öncesi zora soktu. Fenerbahçe'de de Alex gibi çok önemli bir ismin sakatlanması ve kadroda yer alamayacak olması da aslında dengeleri eşitlemişti. Ayrıca Semih Şentürk ve Selçuk Şahin'in eksikliği de yedek kulübesini zorlayacak cinstendi. Alex'in yerine Stoch'u yerleştirerek maça başlayan Aykut Kocaman, gol bölgesine de hafta içi kupa maçında Konya Torku'ya 3 gol atan Kamerun'lu Bienvenu'yu koydu. Kaptan'ın yokluğunda orta sahada oyun kurma görevi de Emre Belözoğlu'ndaydı. Maça Manisaspor'un orta sahadaki eksiklerinin de etkisiyle topa hakim başlayan Fenerbahçe'de, Stoch, Caner Erkin ve Mehmet Topuz'un hareketli oyunları gol pozisyonu ihtimallerini doğuruyordu. Nitekim maçın ilk yarım saatlik bölümünde Fenerbahçe'nin 5 gol girişimi olmuştu. Fakat bu girişimlerden sadece 1'i kaleye isabet buldu. Özellikle Caner ve Stoch'un yönlendirdiği ataklarla gol arayan Fenerbahçe'de Bienvenu'de rakip defansı zorlayıp, pozisyonlar bulmaya çalışması da takımın oyunu ön alanda tutmasını sağlıyordu. Bienvenu, son vuruşlarda istediğini yapamasa da her zaman şöyle bir söz gelir aklıma; 2007-08 sezonunda eleştirilerin hedefinde olan Mateja Kezman'ı korumak isteyen Zico'nun söyledikleri; "Forvet oyuncusunu sadece attığı gollerle ölçemezsiniz, benim için girdiği gol pozisyonları da önemlidir. İyi bir forvet gol pozisyonlarını sezebilendir." Zico'nun Kezman için düşündüklerini ben de aslında Bienvenu için düşünüyorum. Sürekli çalışan, mücadele eden, sorumluluk almaktan kaçınmayan bir yapısı var. Gol vuruşlarını geliştirdiğinde ve fiziki anlamda güçlendiğinde istenen verim alınacaktır. Bunun yanında ekstra bir durum daha var. Henri Bienvenu geldiği günden beri Mamadou Niang ile kıyaslanıyor. Bu bana göre Bienvenu'ye yapılan bir haksızlık. Niang çok önemli bir yıldızdı ve ayrıca oldukça tecrübeliydi. Bienvenu ise henüz 23 yaşında ve bu onun Avrupa'da yaptığı ilk transfer. Zaman gerekli ve sabır önemli. Maça dönersek, ilk yarının mutlak hakimi olan Fenerbahçe, Stoch ve Caner'in önderliğinde 45 dakikayı 10 gol girişimi ile kapatıp 5 kaleye isabet eden şut buldu. Ayrıca Bienvenu'nun pozisyon alma hatasından kaynaklanan sayılmayan bir gol var. Eğer Kamerunlu hafif geride durabilse beklenen gol erken gelecekti.
İkinci yarıda da beklenen aslında aynıydı. Manisaspor'un orta sahada kilit isimilerinin olmayışı maçı Fenerbahçe lehine çeviriyordu. Bunu ilk yarıda oynanan oyun da göstermişti. Zaman zaman Isaac, Kahe ve Simpson ile zorlamaya çalşsa da evsahibi takım istediği atakları gerçekleştiremiyordu. Fakat Manisaspor'da bir isimden bahsetmek gerekiyor. Sezon başı Bozüyükspor'dan transfer edilen Ahmet İlhan çalışkan ve mücadeleci futbolu ile dikkat çekti. Ayrıca ileri çıkışlarda etkili olabilen yetenekli bir isim. Bu performansını koruyup, geliştirirse ve istikrar kazanırsa Türk futbolu da yeni bir yıldız kazanır. Manisaspor'un çalışkan futbolcusundan Fenerbahçe'nin çalışkan futbolcusuna geçiş yapalım. Caner Erkin en son böyle etkili performansı İnönü'de Beşiktaş ile oynanan maçta sergilemişti. Çalışkan, topu alıp dikine oynayan ve takımın hem hücum gücünü arttıran hem de savunmasına yardım eden Caner, bana Tuncay Şanlı'yı hatırlattı. Bu sezon Caner daha fazla sorumluluk alıyor ve daha çok mücadele ediyor. Ancak Manisaspor maçında ki performansı tıpkı takımınki gibi sezonun en iyi performansıydı. Attığı güzel golle de bunu kanıtladı. Golde ver kaç yaptığı Stoch'tan da bahsetmeden olmaz. Alex'in yokluğunun Fenerbahçe için büyük eksik olduğu aşikar. Ancak Stoch, Manisa deplasmanında oynadığı oyunla Kaptan'ı aratmadı. Her atağı organize eden, hareketli oynayan, arkadaşlarını pozisyona sokan, rakip savunmaya pres uygulayan Slovak yıldız, her geçen maçta formunu arttırmaya başladı ve şampiyonluk yarışının kızışacağı ileri ki haftalar için ümit veriyor. Keşke Issiar Dia'dan da aynı verim alınabilse. İşte o zaman şampiyonluk yolunda favorilerin en güçlüsü Fenerbahçe olur. Golü bulan ve iyi oyunun karşılığını alan Fenerbahçe, ufak bir hata nedeniyle yeniden maça dengenin gelmesine engel olamadı. Sağ kanattan Ömer Aysan'ın ortasını alan Simpson, Serdar Kesimal'in de hatasını değerlendirdi ve 1-1 yaptı. Serdar'ın hatası ise tamamen şanssızlıktı bana göre. Ayrıca gole gelen kadar gelişen pozisyonda Kahe'nin çok rahat topla gezmesi ve soldaki boşluğa Ömer Aysan'ın rahatça kaçmasının da üzerinde durulmalı. Beraberlikten sonra da Manisaspor'lu Murat Gürbüzerol'un Fenerbahçe'nin sol kanadından getirdiği tehlikeli pozisyon da buna benzerdi. Hem Murat'ın topu iyi kullanamaması hem de son anda maçın yıldızı Caner'in yetişmesi belki de maçın dönüm noktası oldu. Baskıyı iyice arttıran Fenerbahçe'de son dakikalarda oyuna genç bir isim dahil oldu. Belki taktiksel olarak yanlış bir değişiklikti ama Aykut Kocaman'ın gösterdiği cesaret ve oyuncusuna vermiş olduğu güven önemli bir ayrıntıydı. Son 10 dakikaya girerken golcüsü Bienvenu'yu çıkarıp orta saha da gole dönük oyuncu Recep Niyaz'ı alan Aykut hoca, topa daha fazla hakim olabilmek için Recep'in bu yönünden faydalanmak da istemiş olabilir. Diğer bir değişiklik ise yanlış gibi görünse de maçın sonunda ne kadar şanslı olunduğunu gösterdi. Oyuna Özer'i alıp Mehmet'i çıkaran teknik heyetten herkes tam tersini bekliyordu. Cristian'ın çıkıp Mehmet Topuz'un ortaya geçmesi daha mantıklı gibi duruyordu. Ancak Yiğit İncedemir'in maçı dondurma çabalarını abartmasının ardından daha da uzayan maçta(maça 3 dakika eklenmişti) serbest vuruş kazanan Fenerbahçe'de hiç olmadık bir pozisyon yaşandı. Emre'nin kullandığı frikikte Cristian'ın vuruşu Yiğit'in kafasına çarptı ve İlker'i ters köşe yaptı. Bu mucizevi 90+6 golünü aslında Lefter attı. Aykut Kocaman'ın gol sevinci de Lefter'e olan bir teşekkürdü sanki.


13 Ocak 2012 Cuma

Artık yok musun?

Bu sorunun cevabını sen verebilsen keşke. İçimden geçenleri ne kadar yansıtabilirim bu yazıya bilemiyorum. Karmaşık duygularla yazıyorum bunları. Hata yaparsam eğer affet beni, helal et hakkını. Dedem sevdirmişti seni bana. O anlatmıştı bana küçükken. Her konuşmamızda senden ve güzel gollerinden bahsederdi. Yıllarca beni senin adın ile büyüttü. İlk kez Kadiköy'e maça gittiğimde de "şimdi O olsa ne güzel olurdu" demişti sürekli. Oynadığım futbol oyunlarına bile seni eklerdim. Fenerbahçe'nin adını andığım her anda seni düşünürdüm; "O" olmasa biz naparmışız diye. Farkındayım beceremiyorum yazmayı fakat çabalıyorum kaptan. Çünkü aklıma sürekli yarın sabah geliyor. Olmayacaksın kaptan yarın sabah. Artık hiçbir sabah olmayacaksın. Fenerbahçe ne yapacak peki ? Bari bunun cevabını ver. Tamam cevap vermiyorsun anladım. Dedem de vermemişti, hala da vermiyor. Beni Fenerbahçeli yapan dedem'di. Dedem'i Fenerbahçeli yapan sen'din. Şu an yan yanaysanız hayranlığını anlatıyodur sana şimdi. Seni ve Fenerbahçe'yi nasıl özlediğinden bahsediyordur kesin. Eminim buna. E sen özlemeyecek misin kaptan Fenerbahçe'ni? Niye gittin be Lefter, kabul etmek istemiyorum. Çaresizlikten nefret ediyorum. Senin de arkandan öyle bir şey yapamadan bakmak çok ağrıma gidiyor. Seni ve senden aldığım mirası hayatımın sonuna kadar sürdüreceğim büyük Lefter. Kendine çok iyi bak. Seni çok seviyorum kaptan.

1 Ocak 2012 Pazar

Başarılı devre arası transferleri

 Futbolda devre arası kampları çok önemlidir. Ama daha mühim olanı yapılacak transferlerdir. İlk yarı maçlarına göre belirlenen transfer politikalarına göre hareket edilir. Çok riskli olan bu dönemde alınan futbolcular iyi de çıkabilir, tam tersi fiyasko da olabilir. İşte bu ince çizgiyi yakalayan çoğu kulüp, başarılı olur hatta şampiyonluğa kadar gider.

1-Fabian Ernst-Schalke 04-Beşiktaş-2008-09 sezonu: Sezona Ertuğrul Sağlam ile başlayan Beşiktaş, UEFA ön elemesinde favori olduğu eşleşmede Ukrayna temsilcisi Metalist Kharkiv'e 4-1 yenilip, elenmesinin ardından teknik kadroda bir değişiklik yaşadı. Ertuğrul hoca ile yollarını ayıran Siyah Beyazlı yönetim, Türk futbolunda ezeli rakipler Fenerbahçe ve Galatasaray'ı şampiyon yapmış, A Milli Takım'a Avrupa Şampiyonası'nda çeyrek final oynatıp, bir ilk yaşatmış olan tecrübeli Mustafa Denizli ile anlaştı. Beşiktaş taraftarı olduğunu her seferinde dile getiren Denizli ise göreve gelir gelmez kolları sıvayıp, çalışmalara yoğunlaşmıştı. Ancak istediği istikrarlı sonuçlar gelmemiş, bunun yanında derbilerde hem Fenerbahçe'ye hem de Galatasaray'a karşı yenilgiler yaşanmıştı. İlk 17 hafta sonunda lider Sivasspor'un 6 puan gerisinde altıncı sırada bulunan Kara Kartallar, devre arası kamp dönemini en iyi şekilde değerlendirip, yeniden zirveye çıkmanın yollarını aramıştı. Ayrıca deneyimli teknik adam Mustafa Denizli'nin; "26.haftada lideriz" gibi iddialı açıklamaları ve sezon içi tahminleri de Beşiktaş'ın hedefini açıkça belirtiyordu. Son şampiyonluğunu 2003 senesinde kazanan camia artık kupa zaferi tatmak istiyordu. Bu doğrultuda transferlere ağırlık veren teknik heyet, çalışmalarını hızlandırdı. Almanya Bundesliga'nın  tecrübeli ve istikrarlı futbolcularından Fabian Ernst'in peşinde düşen transfer komitesi, Werder Bremen ve Schalke 04 gibi hedefe oynayan takımlarda yer almış bir ismi kadroya katmanın hazırlığındaydı. Yoğun uğraşlar üzerine Beşiktaş'a imza atmayı kabul eden Alman futbolcu, 2 Şubat 2009 günü sözleşme imzalamıştı. Beşiktaş ile ilk maçına 19.haftada Konyaspor deplasmanında çıkan Ernst, istediği performansı gösteremese de özellikle 24.haftada İnönü'de Gençlerbirliği ile oynanan maçta, taraftarı kendine hayran bırakmış ve 3-0'lık galibiyette başrolü oynamıştı. İlerleyen haftalarda performansını sürekli arttıran, mücadele gücünü hep en yüksekte tutan ve forma için terinin son damlasına kadar çabalayan Fabian Ernst, sezon sonunda gelen şampiyonlukta büyük pay sahibi olmuştu. 16 maçta 2 gol atan ve sezon sonu "yılın en iyi ilk 11'i" ne seçilen deneyimli yıldız, Beşiktaş taraftarları içinde daha ilk senesinde unutulmazlar arasına girdi.

2-Marcio Nobre-Cruzeiro-Fenerbahçe-2003-04 sezonu: Bir önceki sezonu büyük bir hayal kırıklığı ile noktalayan ve hedeflerinin çok dışında kalan Fenerbahçe, yeni bir teknik direktör ile anlaşarak sezona giriş yaptı. Daha önce Beşiktaş'ı da çalştıran Alman teknik adam Christoph Daum ile sözleşme yapan Aziz Yıldırım ve yönetimi, takım içerisinde de bazı radikal değişiklikler yaptılar. Genç futbolculara önem veren Sarı Lacivertli camia, U21 Milli takımı oyuncularından kurulu bir iskelet oluşturdular. Selçuk Şahin(İstanbulspor), Kemal Aslan(Gaziantepspor), Mahmut Hanefi Erdoğdu(Sakaryaspor), Volkan Demirel(Kartalspor), Semih Şentürk(Altyapı), Recep Biler(Altyapı), Olcan Adın(Kartalspor), Tuncay Şanlı(Sakaryaspor), Servet Çetin(Denizlispor) gibi genç isimleri transfer eden Daum ve transfer ekibi, bu yıldız adayı futbolcuların yanına da tecrübeli isimleri eklemişti. Pierre Van Hooijdonk(Feyenoord), Sergei Rebrov(Tottenham), Marco Aurelio(Trabzonspor), Ivaylo Petkov(İstanbulspor), Fabio Luciano(Corintihians) ve Stjepan Tomas(Como) gibi deneyimli oyuncular da kadroya dahil edilmişti. Farklı bir takım olarak 2003-04 sezonuna giren Fenerbahçe, sezonun ilk yarısını bu oluşumun sancılarını çekerek geçirdi. İstikrarsız ve basit hatalarla kaybedilen maçların sonucunda ilk devreyi lider Beşiktaş'ın gerisinde bir maç eksikle 11 puan geride kapatmıştı Sarı Lacivertli takım. Hatta devre arası kampına giderken kafilenin başında bulunan teknik direktör Christoph Daum'un; "Bizim bu sezonki hedefimiz bu genç takıma tecrübe kazandırmak ve yapabiliyorsak Türkiye Kupası'nı müzemize getirmek. Esas hedefimiz önümüzdeki sezon için"sözleri de camianın beklentisini azaltmış ve herkesin beklentilerini yeniden belirlemişti. Beşiktaş'ın şampiyon olacağı kesinleşmiş gibi konuşmalar da başlamıştı. Önümüzdeki sezonun takımını kurmak için çalışmalarına başlayan yönetim de Brezilya seferine çıkmıştı. Sezon başı da istedikleri Alex de Souza'yı alabilmek için çalışmalarını yoğunlaştıran transfer ekibi, istediği sonucu alamayınca en azından içinde bulunulan sezona yardımcı olabilecek bir oyuncuyu kadroya katmak için farklı bir plan yaptılar. Alex'in takımında oynayan golcü futbolcu Marcio Nobre'yi hedef listesine alan ekip, olumlu raporunu Daum'a ilettikten sonra transferi noktalayıp, genç futbolcu ile Türkiye'ye döndüler. İkinci yarıya, tekrarlanan Rizespor karşılaşması ile başlayan Fenerbahçe, yeni transfer Nobre'nin 2 gol attığı maçı 4-1 kazandı ve 2004 yılına iyi bir başlangıç yaptı. İkinci devreye Samsunspor karşısında aldığı hüsran ile başlayan Beşiktaş da ise ortalık karışmış, takımın yıldız oyuncusu İlhan Mansız, Japonya'ya Vissel Kobe takımına satılmıştı. Nobre'nin özellikle Kadıköy'de attığı gollerle yoluna emin adımlarla devam eden Fenerbahçe, 23.haftada ezeli rakibi Galatasaray'ı 2-1 yenerek, liderlik koltuğuna oturmuştu. O tarihten sonra birincilik koltuğunu kimseye kaptırmayan Sarı Kanaryalar, sezon sonunda şampiyonluğunu kutluyordu. Bu zaferde devre arasında transfer edilen Nobre attığı 12 gol ile destek vermiş ve Fenerbahçe taraftarlarının gönlünü kazanmıştı. Lorke lorke türküsü Marcio Nobre için değiştirilmiş ve Şükrü Saraçoğlu'nda söylenmişti.

3-Franck Ribery-FC Metz-Galatasaray-2004-05 sezonu:100.yılını kutlamaya hazırlanan Galatasaray camiası, futbol takımının başına eski efsane futbolcusu Gheorghe Hagi'yi geçirmişti. "I love you,Hagi" tezaruhatlarıyla sezona giren Sarı Kırmızılı takım, sezon öncesi istediği yıldız transferleri gerçekleştirememişti. Sadece Song ve Flavio Concecaio gibi futbol piyasasında ün yapmış isimler transfer edilebilmişti. Öte yandan geçen sezonun şampiyonu Fenerbahçe, ezeli rakibinin 100.yılının verdiği motivasyon ve sezon başı transferleriyle ligi domine ediyordu. Galatasaray, derbiyi kazanmasına rağmen ligin ilk yarısında Sarı Lacivertli takımın 4 puan gerisinde ikinci sırada kalmıştı. Devre arasına başlarken ezeli rakibinden bir darbe daha yiyen Galatasaray, dünyaca ünlü yıldız Nicolas Anelka'nın Fenerbahçe'ye imza atmasının ardından psikolojik açında da zayıflamıştı. Transfer isteyen Hagi'nin raporu doğrultusunda çalışmalar yapan yönetim, kağıt üzerinde taraftarını mutlu edebilecek hamleleri yapamamıştı. Çanakkale Dardanelspor'dan Hasan Kabze, FC Basel'den Hakan Yakın ve Fransa'dan Metz kulübünden Franck Ribery kadroya dahil edilmişti. Ribery ile Anelka'yı kıyaslayan medya kanalları da Galatasaray yönetimini eleştirmişti. 100.yılda şampiyonluğun gelmesinin zor olacağı belli olmuştu. Ancak tüm sıkıntılara karşı koyan ve eleştirilere kulağını tıkayan Hagi ve takımı, ikinci yarıya iyi bir başlangıç yapmıştı. Özellikle eleştirilen Ribery'nin performansı tavan yapmış, Fransız futbolcu "Ferrari" lakabını almıştı. Öbür taraftan halefi, yıldız isim Nicolas Anelka ise istenilen form grafiğini tutturamamıştı. Şampiyonluk yarışında Fenerbahçe'nin ensesine yapışan Galatasarayi Türkiye Kupası'nda da Trabzonspor gibi güçlü bir rakibi eleyip, finale yükselmişti. Bir asrı devirmek üzere olan Aslanlar, kutlamaları Türkiye Kupası zaferi ile başlatabilirdi. Rakip ligde de olduğu gibi Fenerbahçe idi. 22 yıldır bu kupaya hasret olan Sarı Kanaryalar karşısında bambaşka bir Galatasaray vardı. Ribery'nin önderliğin ezeli rakibini 5-1 yenen Sarı Kırmızılılar, 100.yılı Türkiye Kupası ile taçlandırdılar.

4-Miroslaw Szymkowiak-Wisla Krakow-Trabzonspor-2004-05 sezonu: 2003-04 sezonun ikinci yarısında gösterdiği performansla şampiyonluk yarışının içinde yer alan ve ligi ikinci sırada bitirerek 1996 yılından beri en iyi derecesini elde eden Trabzonspor, 2004-05 sezonuna Avrupa Kupalarında hayal kırıklığı yaşayarak başlayınca teknik direktör Ziya Doğan görevinden ayrılmış, yerine Trabzonspor'un efsane kalecisi Şenol Güneş geçmişti. Takımı tekrar toparlayan ve ligde iyi sonuçlar alan Trabzonspor, ilk devreyi lider Fenerbahçe'nin 6 puan gerisinde üçüncü sırada kapatmıştı. Geçen sezon kurulan takım, bu sezon iyice oturmuş ancak bazı eksik noktalar da gözden kaçmamıştı. Orta saha için liderlik özelliği bulunan bir futbolcu transferi isteyen Şenol Güneş, çok istediği Polonyalı yıldız Miroslaw Szmkowiak ile anlaştıktan sonra takımın taktiğini yeni yıldızının üzerine kurdu. Bu sistem de işe yaradı ve Trabzonspor sezonu yeniden ikinci sırada tamamlamayı sağladı. 100.yılını yaşayan Galatasaray'ı geride bırakan Karadeniz Kaplanları, 15 maçta 9 gol atan Szmkowiak'ın etkili oyunu ile taraftarlarına güzel bir sezon armağan etti.

8 Aralık 2011 Perşembe

Maç hakkında konuşmak gerekirse...

Uzun zaman sonra bir derbi mağlubiyeti yaşadık. Galatsaray'a birilerinin söylediği gün ve yıl kadardır yenilmiyorduk. Fakat mağlubiyetten de öte düşünülmesi gerekenler var. Taraftarlık eğer tuttuğun takımın antrenörüne, futbolcusuna hata yaptıklarında rahatlıkla çok ağır küfürler edebilmek ise bu oyun hiç de güzel bir oyun değil. Ama mağlubiyetleri de doğal karşılayabilmek ve önüne bakabilmek ise bence çok keyifili bir oyun. Kazanmanın olduğu yerde yenilmek de olmalı. Hem mutluluğun tadını çıkarabilmek hem de mantıklı düşünebilmek adına. Büyüklerimiz boşuna mı demiş; " Galiptir bu yolda mağlup." Küfür edip, hakaret etmek yerine avantaja dönüştürmek gerek mağlubiyetleri. O nedenle duygusallığın yanına hafif mantık eklenmeli. Dün oynanan maça dönmek gerekirse birkaç yorumum olacak benimde.
Herkesin tartışığı konu Aykut Kocaman'ın farklı bir taktik dizilişle takımı derbiye çıkarması. Bu konuda aklı selim konuşanların söyledikleri çok mantıklı. Ancak Aykut hocanın bu hatasını aile bireylerine bile küfür ederek anlatmaya çalışanlar futbol oyunundan uzak durmalı. Bienvenu'yü sağ kanada çekip, Alex ile tek forvet çıkmak, ileride yapılması gereken presin sekteye uğramasına sebep verdi. Alex'in rakip savunma oyuncularına baskı kuramayacağı ve pres yapamayacağı aşikar. Ayrıca ilk kez böyle bir atmosferde derbiye çıkacak Bienvenu'nün de kendi bölgesinden uzak bir yerde oynatılması yanlıştı. Büyük ihtimalle Hakan Balta'nın kanadı hızlı Kamerunlu ile yıpratılmak istendi.(Bienvenu'den Niang yaratmak yerine Bienvenu'den kendi gibi oynamasını istesek fena olmaz mı?) Orta sahada oynayan üçlü; Selçuk Şahin, Emre Belözoğlu ve Cristian ise Aykut Kocaman'ın istediği, düşündüğü presi ve savunmayı gösteremedi. Biraz Selçuk Şahin ayakta durmaya çalışır görüntüdeydi fakat o da rakibin tempolu ve sürekli baskı kurmaya çalışan oyununa karşı yenik düştü. Defansta da Bekir'in eksikliğinin hissedilmesi sıkıntıları daha da yukarı çekti. Sakatlığı atlatan Serdar Kesimal'in büyük ihtimalle hazır olmadığı ve kondisyon sorunu yaşayacağı için liderlik maçında, her şeyden evvel derbide böyle bir risk almak istemedi teknik heyet. Bilica'nın daha hazır ve tecrübeli oluşu Ayku hocayı da ikna etti belli ki. Fakat her zaman patlamaya hazır bir bomba görüntüsü veren Brezilyalı stoper, belki de Fenerbahçe kariyerinde en kötü maçını oynadı. Yenilen ilk gol dışında diğer iki gol ve Galatasaray'ın yakaladığı net gol pozisyonlarda hataları çok belirleyiciydi. Özellikle orta saha ile kurulmaya çalışan bağlantıyı sekteye uğrattı. Hatalı pasları, topla çıkarken gereksiz hareketleri ve kayıpları Fenerbahçe'nin tam oyunu dengelemeye çalışacakken yine geri düşmesine neden oldu.

Yobo'nun tek başına rakip hücumlara karşılık vermeye çalışması böyle zor bir maçta ne kadar yeterli olabilir?! Ancak Aykut Kocaman'ın şöyle bir şansı vardı. Maçın ilk 10 dakikasında görüntü belli oldu. Galatasaray'ın ilk 20 dakikada yakaladığı net 5 gol pozisyonuna rağmen kenar yönetim, sadece sözlü olarak uyarılardan başka bir müdahalede bulunmadı. Alex'in ileride tek ve etkisiz kalması ve arkadaşlarına sürekli geri yaslanmayın uyarıları da işe yaramayınca, görünen köy yine kılavuz istemedi. Tam tempo düştü, Galatasaray'ın hızı azaldı derken Fenerbahçe'nin sol açığı Caner Erkin'in kaptırdığı bir top döndü dolaştı rakibin sağ beki Eboue'nin gol atması ile sonuçlandı. Ardından Bilica'nın hatalı oyunun devam edip, Elmander'e kaptırdığı top derken fark ikiye çoktan çıkmıştı. Bir noktayı es geçmemek lazım. İlk 20 dakikada oluşan Galatasaray baskınlarını başarıyla önleyen Volkan Demirel, Fenerbahçe'nin dün akşam en iyi oynayanı olarak yazılmalı. Kötünün iyisi değil tam tersi sahanın iyilerindendi deneyimli kaleci. Gecenin bir diğer gözden kaçanı ise Gökhan Gönül. Yine o beklediğimiz Gökhan değildi belki ama diğer maçlara göre daha mücadeleci ve yapıcı bir Gökhan vardı.
45 dakika boyunca oyun içinde hiç bir değişiklik yapmayan Aykut hoca, devre arasında Bienvenu-Stoch ve Emre-Semih Şentürk değişiklikleri yaparak, eski oyun yapısına dönemeye çabaladı. Hatta bu çabaları verimli de olabilirdi. Eğer Stoch'un ikinci yarı başında çektiği şut, direkten geri gelmese maç farklı yönlere de gidebilirdi. Ancak bireysel hataların devamı maçın da bir yerden sonra kopmasına zemin hazırladı. Korner atışında Bilica ve Caner'in birbirileriyle çarpışmaları ve Melo'nun dizine çarpan top maçın özeti gibiydi. Birinci gol ve ikinci golde hata yapan isimler bu sefer üçüncü golde birlikte hata yaptılar. Bir diğer nokta da Cristian ve Selçuk Şahin'in yanyana oynatılma çabası... Cristian bu sezon daha farklı bir görüntüde. Toplam iki yılda dört gol atmışken. Bu sezon 13 maçta 4 gol attı. Ancak Selçuk ile birlikte oynadıkları zaman orta sahanın pres gücü zayıflıyor. Emre'nin sert ve baskıcı oyunu rakibi yıldırabiliyor. Yani Selçuk-Emre veya Cristian-Emre ikilisi daha ideal. Mehmet Topuz'un sakatlığı ve takımda olmaması da önemli bir handikaptı. Çünkü Mehmet de en az Emre kadar hatta daha fazla, defans gücünü yaptığı pres ve koşularla kuvvetlendiren ve takımın hücumlarına da etki edebilen bir isim. Bu eksiklik de dün akşam epey bir hissedildi. İnönü'de oynanan Beşiktaş derbisinin en iyilerinden Caner'in de dün aşkam gününde olmamasıyla orta saha iyice güçsüzleşti. Galatasaray'ın istekli ve baskılı oyun anlayışı da bu orta sahaya karşı sezonun en iyi topunu oynadı.
Bu sezon yaşadığımız genel bir sıkıntı da gol bölgesinde. Bana göre Bienvenu geleceği olan bir futbolcu. Ancak  en büyük şanssızlığı sürekli Niang gibi önemli bir isimle karşılaştırılması. Sürekli "yeni Niang" diye anılması ve Senegalli oyuncunun geçen sezon yaptıklarının Bienvenu'den beklenmesi doğru değil. Biraz zaman ve sabır gösterilirse Bienvenu'den yarar alabiliriz. Kısaca Kamerunlu'dan kesinlikle bir Niang yaratma derdinden uzaklaşmalıyız. Bienvenu sahada kendi gibi olup, öyle oynamalı. Bir diğer forvet oyuncusu Semih Şentük, kariyerindeki en formsuz dönemi yaşıyor. Sezon başında yaşanan olaylar, Semih'i de çok yormuş gibi gözüküyor. Devre arasına kadar da Semih'ten fayda sağlamak zor gibi. Böyle olunca da tüm hücum gücü Alex'in sırtına biniyor. Brezilyalı olmayınca da takım oldukça zorlanıyor(Sivasspor deplasmanı) Diğer alternatif isimler Stoch ve Dia ise yeterli kullanılamayan futbolcular. Dia'nın omuz sakatlığını saymazsak özellikle Stoch konusunda da sabırlı olmak gerekiyor. Stoch kuşkusuz hücum gücünü arttıran ve üst noktalara taşıyan bir isim. Form yakaladığında da tek başına maç kazandırabilecek bir alternatif. Alex'in yükünü azaltması için de kullanılmalı. Dia da sakatlığın sebep verdiği formsuzluğu atlattığında takımı olumlu yönde etkileyebilecek kapasitede.